İlk çağ tarihinden bu yana savaşlar tarihine baktığımızda bir usul vardı: Bir tertip düzen bir ülke vardı…
Arada elçiler gelir gider güçlü devletin taleplerini ve isteklerini iletirdi.
Savaşacak devlet savaşmak istediği devlete harp ilân ederdi. Bu ilânı alan devlet de kendisine göre hazırlığını yapar savaşırlardı…
Günümüz dünyasında dünyanın düzeni değişti!..
Örneğin İsrail’in karşısında savaşan bir devlet yok. Savaş şartları da yok. Sahipsiz bir halkı Gazze’den sürüp çıkarmak oraları insansızlaştırmak ve doğal kaynaklarına sahip olmak biçiminde bir soykırım var… İnsansızlaştırma harekâtı var…
Örneğin ABD’nin Venezeula’ya göz dikişi elde etmek isteği ve dünyanın petrol ve doğal gaz gibi en önemli doğal zenginliklerine sahip olan ülkenin bu zenginliklerine el koyma ve sömürme isteği var…
Hoş ABD’yi oluşturan egemen halkın Avrupa’dan geldiği yerli halkları yok ettiği göz önüne alınırsa özgeçmişlerinde sömürü ve soykırım yazılı olduğu gerçeği göz önüne alınırsa günümüzdeki uyguladıkları yöntem insanı çok da şaşırtmıyor doğrusu…
Keza kendilerini bilimin, sanatın, demokrasinin, insan haklarının kaynağı, kurucusu ve savunucusu diye dünyaya yutturmaya çalışan Avrupa devletlerinin: İspanya’sıyla, Portekiz’iyle, Fransa’sıyla ve İngiltere’siyle 20 Yüz yılın başlarında hem Afrika ‘yı baştan başa hem de Asya’nın sahipsiz topraklarını ve halklarını bunların yanında Osmanlı Devletini parçalayarak çok sayıda yapay devletçik oluşturarak ellerindeki doğal kaynakları sömüren Avrupa devletlerinin İsrail’in Gazze’de yaptıkları, ABD’nin Venezeulla’da da ABD’nin yaptıkları karşısında ses çıkarmamalarının arka planında bu ülkelerin kirli geçmişleri vardır.
Bizim gençlik dönemlerinde bis siyasi parti liderinin “Bu düzen değişmelidir!..” sözünün yanında bir başka gençlik örgütünün de “Bu düzen değişmezse bu vatan batacaktır!..” tarzında yazılı afişlerini hatırlıyorum…
Evet, sömürge zihniyetine sahip olan toplumların geçmişte uyguladıkları yöntemler aslında günümüzde daha farklı şekillerde gözükse de öz olarak sömürü düzeni değişmiyor.
Bir anlamda milletlerin var olma mücadelesi şeklinde yaşanıp gelen tarihin akışı içerisinde Türk Milleti olarak bizim farklılığımız öncelikle hayat tarzımız ve üretim şekillerimizin farklılığından geliyor.
Bizler tarih boyunca doğal yaşamayı seçmiş bir milletimiz. Doğallıktan muradım şudur: Keçi ve koyun hayvan sürüleriyle konar-göçer bir hayat tarzıdır tercihi… Bu hayvanlar üretici hayvanlardır. Dolayısıyla bu geçim tarzını benimsemiş insanların evinde Süt, et, peynir, tereyağ ve ayran eksik olmazdı. Ne yapacak elindeki bu malzemeyi paylaşacak: Kimlerle mi? Kendi aralarında, yolcuyla yolakçıyla, gariplerle, açlarla vb.
Yerleşik düzene geçiş süreciyle birlikte toprakla kardeş olmuştur Türk Millet: “Bir çekirdek verdim // Dört bostan verdi!..” misali toprak kendi cömertliği ve üretkenliğini onunla birlikte yaşayan hemen herkesle birlikte Türk insanına da vermiştir.
Bu hayat tarzının kazandırdığı anlayışla Türk Milleti “gözü gönlü tok” insanlardan oluşurken devletinden beklediği yegane beklentisi can güvenliğinin sağlanması olmuştur.
Türk Milleti Müslümanlığı seçtikten sonra da İslâm dininin ana kurallarına bağlı hak ve hukuka riayet eden bir anlayışla yaşayıp gelmiştir yüz yıllardır…
Şu anda da dünyada en çok mülteci almasının, zor durumdaki toplumlara yardım el uzatmasının gerisinde de hayat tarzının ona kazandırdığı değerlerle hayata bakmak vardır…Sahip olunan merhamet, adalet, hak ve hukuka riayet duygusunun gerisinde de bu hayat tarzı vardır..
Yeni dünya düzeninin bu şekilde sürüp gitmemesi için yüreğinde merhamet duygusu olan, aç insanları da düşünen, sömürgeci değil de paylaşımcı milletlerin güçlü devletlere sahip olması gerekiyor ki kurdun hakkı kurda, kuzunun hakkı kuzuya verilebilsin…
KARŞI/YAKA’DAN… SEVGİLERİMLE…
Yorumlar
Kalan Karakter: