Şerif KUTLUDAĞ

Şerif KUTLUDAĞ

KARŞI/YAKA'DAN
[email protected]

BÜYÜK ŞÂİR NASIL OLUNUR...Sezai KARAKOÇ'un anısına...

19 Kasım 2021 - 09:47


18 Kasım 2021 Perşembe günü İstanbul Şehzadebaşı Camiinde kılınan cenaze namazının ardından dualarla  aynı caminin haziresine defnedildi Sezai Karakoç.
Onun için kullanılan ortak ifadelerinden birisi “büyük şair” olduğuyla ilgiliydi.
Bu noktadan hareketle “Büyük şair nasıl olunur?” un cevabını irdelemeye çalışacağım değerli okurlarım.
O, İstanbullu değildi, büyük kentli değildi: O, Diyarbakır ilinin Ergani ilçesinde doğmuş büyümüş  bir Anadolu insanıydı.
Cumhuriyetin 10. Yılında gözlerini dünyaya açmıştı. İlkokulu ilçesinde okuduktan sonra okuyabilmesi için çocuk yaşta parasız yatılı sınavını kazanarak Maraş Orta Okulunda okumuştu. Yine liseyi de 1947-1950 arasında Gaziantep Lisesinde parasız yatılı olarak okumuştu.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini Maliye Bölümünden mezun olduktan sonra Maliye Müfettiş Yardımcısı olarak görevler aldı ve Anadolu’yu gezerek insanımızı da akından tanıdı.
Demem o ki, o İstanbul’da sanat ortamı içerisinde yetişmiş birisi değildi. Dar gelirli bir aile çocuğu olduğu için orta okulu ve liseyi de parasız yatılı olarak ailesinden uzak yerlerde, gurbette okumuştu.
Varlıklı bir aile çocuğu olmadığı için de hayat mücadelesi dışında bir ortamı ve hayali olmamıştı. Maliye müfettişliğini bile tercihi ailesine maddi yönden yardım edebilmek içindi.
Sezai Karakoç’un ailesiyle ilgili bilinmeyen bir bilgi de şöyledir: Dedesi Hüseyin Bey Plevne Savaşına katılmış ve yararlıklar göstermişti. Babası Yasin Bey ise 1. Dünya Savaşında Kafkasya Cephesinde çarpışırken Ruslara esir düşmüştü.
Dedesinin ve babasının Osmanlı’nın çöküş sürecinde savaşlarda yer alması elbette onun duygu ve düşünce dünyasını oluşturan önemli bir gerçekliktir.
Cumhuriyetin 10. Yılında dünyaya gelen Sezai Karakoç için Osmanlı bir çöküşün ve ölümün ifadesi ise Türkiye Cumhuriyeti ise yeniden ayağa kalkışın bir anlamda onda somutlaşan “Diriliş”in kendisidir.
Metafizik yaklaşımıyla Mevlânâ’nın Şeb-i arus’unun karşılığıdır ondaki Diriliş kavramı. Bu dünyada, gerçek âlemden habersiz ölüler misali yaşayan insanlık dünya hayatı tamamlandığında öbür aleme dirilecektir. B noktadan hareketle de ömrünü bu kavram üzerine vakfeder Sezai Karakoç… Dergisinin adını da Diriliş kor partisinin adın da Diriliş kor.
 Onun Diriliş partisini kuruluş gerekçesini de şöyle dilmemiştim sohbet halkasında bulunanlardan: “O kadar çok partiden partilerine girmemle ilgili taleplerden bunalmıştım. İşte hem bu baskılardan kurtulmak hem de yeri geldiğinde ülke gündemine dair sözlerimi kamuoyuna duyurabilmek için parti kurmuştum. Kurduktan sonra baskılar da azaldı. Kendi kendime iyi ki de kurmuşum dedim.”
Değerli okurlarım, “Büyük şair nasıl olunur?” sözünün cevabını vermeye çalışayım yeniden: Büyük şair, öncelikle milletinin derdini dert edinmekle olur. Her çağın kendine göre milleti ilgilendiren kendine özgü sorunları vardır.,
Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ile Ahi Evran’ı milletin büyük şâiri/büyük evlâdı yapan iksir de tam da buradadır. Türkistan diyarından Anadolu’ya gelmiş olan atalarımızın Anadolu’yu yeniden imar ve vatan eyleme mücadelesinde; Anadolu Selçuklu Devleti döneminde yaşanan sekiz Haçlı Seferi ile Moğol İstilası sosyal nizamı alt üst etmişti. İnsanın sığınacak bir yer aradığı, hayatından ümit kestiği ortamlarda ortaya çıkan Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Ahi Evran insana insanca bakmaya ve insanca sevmeye davet etmişlerdir insanlığı. Anadolu’nun o günkü sosyal yapısı dikkate alındığında buluşma ve birleşme noktası ve insana verilecek değerde ortaya konulan ölçü güzelliğinin kabul görmesi sonucunda büyük insan olmuşlardır bu sırlı soluklar…
Karacaoğlan tarzındaki şâirlerimizi yaşatan ve büyük şair yapan sır da, katıksız bir şekilde Türk milletinin dilini güzel Türkçeyi en güzel; arı, duru bir şekilde kullanmaları sonucunda büyük şair olmuşlardır.
Mehmet Âkif Ersoy, şâirliğini, şiire olan hakimiyetini ve gücünü milletinin emrine verdiği için büyük şâir/millî şâir olmuştur.
Bir zamanlar Şâir-i Âzâm olarak bilinen Abdülhak Hamit Tarhan’dan bugün bir şey kalmadıysa sanatını dar alana hapsetmesi gerçeğini görürüz.
Büyük Şâir, olgusunu ve unvanını yüz yıllar verir şâirler hakkında. Bu noktadan hareketle Sezai Karakoç’un büyük şâirliği konusundaki yargıyı da önümüzdeki yüz yıllar verecektir.
Şu noktayı göz önünden uzak tutmamak gerektiği kanaatimi paylaşmak isterim: Yaşadığı dönemlerde sanatçı sadelikte, konularında, şiire taşıdığı düşüncelerinde milletiyle buluşabildiyse onların özellikle cenaze namazlarındaki sessiz yığınların kendiliğinden oluşturdukları sevgi seli onların milleti nezdinde anlaşıldıklarının da bir ölçüsü olmaktadır.
Sezai Karkoç’un sade insanımız tarafından anlaşıldığı konusundaki bir örneği paylaşmak isterim sizlerle:
Denizli’nin önceleri Acıpayam’a sonra Serinhisar’a bağlanan Yatağan Kasabasında(sonra mahalle oldu) yaşayan bir Çoban Hüsnü (Çalhan) vardı. Sadece ünvanı yada lakabı değil mesleği de çobanlıktı. Bu Çoban Hüsnü, koyunlarını güderken okur, okur, okudu… Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt gibi şair ve yazarların kitaplarını okumaya başlıyor.  Kuzusunu satarak Yatağan’dan kalkar İstanbul’a gidiyor ve Sezai Karakoç’un Sohbetlerine katılıyordu.  Denizli’ye döndüğünde de dinlediklerini paylaşırdı dostlarıyla… Ne yazık ki kendisi 3 Temmuz 2018’de aramızdan ayrılmış Hak’ka yürümüştü.
Cumhuriyet Döneminde kendi kendisini yetiştiren bir şâir sıfatıyla, şiiri duygu ve düşünce dünyası için bir aracı olarak kullanan Sezai Karakoç’un milleti için şâir kimliğinden yerine göre taviz verişi ve milletiyle ilgili duygu ve düşüncelerini işleyişi bazılarınca anlaşılmayacaktı bu da normaldi Özellikle de belli kalıplar içerisinde olup da o kalıplar içerisine girmeyenleri şâir bile saymayan anlayış dün de vardı, bugün de var, yarınlarda da olacaktır hiç şüphesiz. Onlar Sezai Karkoç’u da şair saymayacaklardır.
Monna Rosa ve En Sevgili Ey Sevgili şiirleriyle şiir severlerin gönlünde yer edinen Sezai Karakoç ölümü şöyle tarif eder:  “Ölüm değil; DİRİLİŞ!..”
Şu sözler de onun âdetâ bir vasiyetidir: “Müslüman! İslâmı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”
En azından çağımızın Büyük Şâiri Sezai Karakoç’a Allah’tan rahmetler diliyoruz. Mekanı Cennet olsun…

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum