İzmir Kent Haber - Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları Başkanı Uzman Hemşire Emine GÖK, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla bir bildiri yayınladı.
Gök, yayınlamış olduğu bildiride sağlık sektöründe kadın çalışanın öneminin yanı sıra, karşılaşılan yapısal zorluklar ve mesleki ihtiyaçları kamuoyuyla paylaştı.
Bu çerçevede yapılan araştırma sonuçlarına dair çarpıcı sonuçları 'Sağlık alarm veriyor' başlığıyla paylaşan Gök "yürüttüğümüz bu araştırma tam da bu nedenle önemlidir. Bu çalışma, kadın sağlık çalışanlarının yalnızca iş yükünü değil; çalışma düzenlerini, bakım sorumluluklarını, psikososyal durumlarını, maruz kaldıkları güvensizlik hissini, ekonomik baskıyı ve mesleki gelişim alanındaki yapısal engelleri birlikte değerlendirmeyi amaçlamıştır." ifadelerini kullandı.
İşte Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları Başkanı Uzman Hemşire Emine GÖK'ün basın bildirisi;
Değerli basın mensupları, kıymetli sağlık çalışanları, saygıdeğer kamuoyu,
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları olarak, sağlık alanında görev yapan kadın çalışanların çalışma koşullarını, karşılaştıkları yapısal sorunları ve mesleki ihtiyaçlarını ortaya koymak amacıyla yürüttüğümüz araştırmanın temel bulgularını kamuoyuyla paylaşma gereği duyuyoruz.
Kadınlar, sağlık sisteminin en temel insan gücünü oluşturmaktadır. Hastanede, aile sağlığı merkezinde, acilde, serviste, yoğun bakımda, poliklinikte, sahada, 112’de, idari birimlerde ve koruyucu sağlık hizmetlerinde büyük bir emek üretmektedirler. Ancak bu emek çoğu zaman yalnızca hizmet üretimi olarak görülmekte; bu emeğin arkasındaki yorgunluk, tükenmişlik, bakım yükü, ekonomik baskı, şiddet riski ve kariyer eşitsizlikleri yeterince görünür kılınmamaktadır.
Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları olarak yürüttüğümüz bu araştırma tam da bu nedenle önemlidir. Bu çalışma, kadın sağlık çalışanlarının yalnızca iş yükünü değil; çalışma düzenlerini, bakım sorumluluklarını, psikososyal durumlarını, maruz kaldıkları güvensizlik hissini, ekonomik baskıyı ve mesleki gelişim alanındaki yapısal engelleri birlikte değerlendirmeyi amaçlamıştır.
20 Şubat- 6 Mart 2026 tarihleri arasında yürüttüğümüz araştırmamıza 168 sağlık çalışanı katılmıştır. Katılımcıların 164’ü, yani yüzde 97,6’sı kadındır. Bu veri bile tek başına bize çok önemli bir şey söylemektedir: Sağlık sisteminin yükünü taşıyan ana gövde kadın emekçilerden oluşmaktadır. Katılımcıların yaş dağılımına baktığımızda, en büyük grubu 35–44 yaş aralığındaki çalışanların yüzde 38,7 ile oluşturduğunu görüyoruz. Bunu yüzde 29,2 ile 45–54 yaş grubu ve yüzde 24,4 ile 25–34 yaş grubu izlemektedir. Bu tablo, araştırmanın aktif çalışma yaşamının tam ortasında bulunan, aynı zamanda aile, çocuk, bakım ve toplumsal sorumlulukların da en yoğun olduğu dönemdeki kadınların deneyimini yansıttığını göstermektedir.
Katılımcıların yüzde 74,4’ü evli, yüzde 60,7’si bakmakla yükümlü olduğu en az bir kişiye sahip olduğunu belirtmiştir. Yine katılımcıların önemli bir bölümü çocuk sahibidir; yüzde 36,9’u iki çocuk, yüzde 29,8’i bir çocuk sahibi olduğunu ifade etmiştir. Bu bulgu, sağlık alanındaki kadın emeğinin yalnızca kurumsal alanda değil; ev içinde de ikinci ve çoğu zaman görünmeyen bir emek yüküyle birlikte sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.
Eğitim düzeyine baktığımızda katılımcıların yüzde 56,5’i lisans, yüzde 14,3’ü yüksek lisans, yüzde 4,8’i doktora mezunudur. Meslek dağılımında ise hemşireler yüzde 42,9 ile ilk sıradadır. Onları ATT/Paramedikler yüzde 14,9, ebeler yüzde 13,1, tıbbi sekreter/veri giriş personeli yüzde 10,1 oranıyla izlemektedir. Katılımcıların yüzde 90,5’i kamu kurumlarında çalışmaktadır. Bu nedenle araştırma, özellikle kamu sağlık sisteminde çalışan kadınların deneyimine dair son derece güçlü bir tablo ortaya koymaktadır.
Çalışma biçimlerine baktığımızda çalışanların yüzde 55,4’ü gündüz mesai, yüzde 25’i karma mesai-nöbet, yüzde 19,6’sı ise vardiyalı ya da dönüşümlü nöbet sistemiyle çalışmaktadır. Haftalık ortalama çalışma süresinde ise en büyük grup yüzde 44 ile 41–48 saat aralığındadır. Bunun yanında yüzde 25’in üzerinde bir kesim 49 saatin üzerinde çalışmaktadır. Bu tablo, sağlık hizmetinin yalnızca yoğun değil, çoğu zaman sınırları zorlayan bir çalışma temposu ile yürütüldüğünü açıkça göstermektedir.
Araştırmamızın ilk ana sorusu şuydu: Kadın sağlık çalışanları çalışma koşullarını nasıl deneyimliyor? Bulgular, bu alanda ciddi yapısal sorunlar olduğunu göstermektedir. Katılımcıların yüzde 56,5’i, birimlerindeki personel sayısının mevcut iş yükünü karşılamaya yeterli olmadığını ifade etmiştir. Yüzde 59,5’i görev tanımının zaman zaman belirsizleştiğini, yani iş sınırlarının açık ve net biçimde çizilmediğini belirtmiştir. İş dağılımının adil ve dengeli biçimde yapıldığını düşünenlerin oranı yalnızca yüzde 44 iken, buna katılmayanların oranı yüzde 41,1’dir. Bu da kurumsal işleyişte adalet algısının oldukça kırılgan olduğunu göstermektedir.
Yine katılımcıların yalnızca yüzde 45,2’si günlük çalışma sırasında yasal mola ve dinlenme hakkını düzenli kullanabildiğini belirtirken, yüzde 39,3’ü bunu kullanamadığını söylemiştir. Nöbet ve mesai planlarının özel hayatı planlamaya elverişli olduğunu söyleyenler yüzde 51,2’de kalmıştır. Bu da bize, çalışanların yaklaşık yarısı için iş yaşamının öngörülebilir olmaktan uzak olduğunu göstermektedir.
Gündelik iş baskısının daha somut göstergelerine baktığımızda da tablo ağırdır. Katılımcıların önemli bir bölümü kişi başına düşen hasta ve iş yükünün olağanüstü arttığını belirtmiştir. “Yetişmeyen işler nedeniyle işi zihinsel olarak eve taşıma” hali ise çok yaygındır. Başka bir deyişle sağlık çalışanı kurumu terk etse bile iş yükü zihinsel olarak peşini bırakmamaktadır. Bu, yalnızca fiziksel değil; duygusal ve zihinsel bir kuşatılmışlık halidir.
Araştırmamızın ikinci temel sorusu, kadın sağlık çalışanlarının tükenmişlik ve psikososyal yük düzeyidir. Bulgular bu alanda son derece çarpıcıdır. Katılımcıların yüzde 89,3’ü iş gününün sonunda kendisini “bazen, sık ya da çok sık” tükenmiş hissettiğini söylemiştir. Bu, neredeyse her 10 sağlık çalışanından 9’unun gün sonunda tükenmişlik yaşadığı anlamına gelmektedir. Yüzde 76,8’i işe başlamadan önce bile yorgun hissettiğini belirtmiştir. Yüzde 79,8’i iş nedeniyle duygusal olarak donuklaştığını veya mesafelendiğini ifade etmiştir. Yüzde 73,8’i işinde anlam ve başarı hissinin azaldığını, yüzde 72,6’sı ise sürekli tetikte olma hali yaşadığını söylemiştir.
Bu veriler bize şunu çok net söylüyor: Kadın sağlık çalışanlarının yaşadığı sorun, bireysel dayanıklılık eksikliği değil; yapısal olarak üretilen bir tükenmişlik rejimidir. Sorun, “daha güçlü ol” diyerek çözülebilecek bir sorun değildir. Sorun, sağlık hizmetinin giderek ağırlaşan yükünün yeterli personel, yeterli destek, yeterli dinlenme ve yeterli kurumsal koruma olmadan kadınların omuzlarına bindirilmesidir.
Araştırmanın üçüncü önemli boyutu, iş ve yaşam dengesine ilişkindir. Katılımcıların yüzde 54,8’i iş-yaşam dengesini kurmakta zorlandığını belirtmiştir. Yüzde 58,3’ü, işi nedeniyle ailevi, sosyal ya da kişisel sorumluluklarını ertelemek zorunda kaldığını ifade etmiştir. Yüzde 59,5’i yoğun iş yükü nedeniyle kendisine ayırdığı zamanın belirgin biçimde azaldığını söylemiştir. Burada gördüğümüz tablo şudur: Sağlık hizmeti kadın çalışanlardan yalnızca emek değil, zaman ve yaşam alanı da talep etmektedir.
Araştırmanın dördüncü ana sorusu, bakım emeği ile ücretli sağlık emeği arasındaki ilişkiydi. Katılımcıların yüzde 60,7’si çocuk bakımı sorumluluğu taşıdığını belirtmiştir. Bunun yanı sıra yaşlı bakımı, kronik hastalığı olan birey bakımı ve engelli birey bakımı sorumlulukları da mevcuttur. Yani sağlık kurumunda bakım veren kadın, evine döndüğünde de bakım vermeye devam etmektedir. Kadın sağlık çalışanısı çoğu zaman iki vardiya birden yürütmektedir: biri kurumsal, diğeri görünmeyen ev içi vardiya.
Katılımcıların önemli bir bölümü bakım yükünün çoğunlukla kendi üzerinde kaldığını belirtmiştir. Bakım yükü arttığında tükenmişliğin de arttığını söyleyenlerin oranı oldukça yüksektir. Ayrıca bakım yükü daha adil paylaşılsa işini daha sağlıklı sürdürebileceğini belirtenlerin oranı da dikkat çekicidir. Bu bize, kadın sağlık çalışanılar için tükenmişliğin yalnızca iş yerindeki koşullardan değil; toplumsal cinsiyet temelli bakım rejiminden de beslendiğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, kurumların bakım sorumluluklarını gözeten uygulamalarının yeterli olduğunu düşünenlerin oranı oldukça sınırlıdır. Kreş, esnek çalışma, bakım dostu izin düzeni gibi uygulamaların yetersiz olduğu yönünde güçlü bir algı vardır. Bu da sağlık kurumlarının hâlâ bakım yükünü kadınların “özel alan sorunu” gibi gördüğünü; oysa bunun doğrudan çalışma hakkı, verimlilik, sağlık ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili yapısal bir mesele olduğunu ortaya koymaktadır.
Araştırmanın beşinci boyutu ekonomik baskıdır. Bu alanda da bulgular son derece nettir. Katılımcıların yalnızca yüzde 14,3’ü mevcut gelirini yaşam maliyetleri karşısında yeterli bulmaktadır. Buna karşılık yüzde 76,2’si gelirinin yeterli olmadığını ifade etmiştir. Bu oran, sağlık çalışanlarının büyük çoğunluğu için ekonomik baskının artık istisnai değil, rutin bir gerçeklik haline geldiğini göstermektedir.
Ayrıca katılımcıların yüzde 87,5’i, ekonomik baskı arttıkça tükenmişliğinin de arttığını söylemiştir. Yüzde 66,7’si mevcut ekonomik koşulların mesleği uzun vadede sürdürmeyi zorlaştırdığını belirtmiştir. Yüzde 91,1’i ise ekonomik koşullar iyileştirilirse işinde daha motive olacağını ifade etmiştir. Burada çok açık bir ilişki vardır: ücret, ek ödeme ve yaşam maliyeti meselesi yalnızca ekonomik bir başlık değildir; aynı zamanda iş güvencesi, motivasyon, personel sürekliliği ve sağlık hizmetinin niteliği meselesidir.
Araştırmamızın altıncı ve en kritik boyutlarından biri iş yerinde şiddet, güvensizlik ve mobbingdir. Son 12 ay içinde katılımcıların yüzde 54,2’si hasta veya hasta yakını kaynaklı en az bir şiddet türüne maruz kaldığını belirtmiştir. En yaygın şiddet türü sözlü şiddettir. Bunun yanı sıra fiziksel tehdit ve üstüne yürüme gibi ağır güvenlik riskleri de mevcuttur. Bu tablo, sağlık çalışanı açısından iş yerinin yalnızca emek verilen değil, aynı zamanda tehdit altında çalışılan bir alan olduğunu göstermektedir.
Kurumsal iç baskı açısından baktığımızda, katılımcıların 80’i, yani yaklaşık yüzde 47,6’sı, son 12 ay içinde kurum içinde sistematik baskı, dışlama ya da mobbing yaşadığını belirtmiştir. 23 kişi ise bu konuda emin olmadığını söylemiştir. Bu da mobbingin yalnızca açık baskı biçimlerinde değil; normalleştirilmiş ve belirsiz ilişkiler içinde de yaşandığını düşündürmektedir.
Cinsel taciz ve rahatsız edici davranış bildirimleri de mevcuttur. Sayısal olarak daha düşük görünse de bu başlık hiçbir biçimde tali değildir. Çünkü bu tür vakalarda sessizlik, bildirmeme ve görünmezleşme eğilimi çok yüksektir. Nitekim araştırma verileri de bunu doğrulamaktadır.
Şiddet, taciz ya da mobbing yaşayanlar arasında resmi bildirim yapanların sayısı yalnızca 17’dir. 74 kişi bildirim yapmadığını belirtmiştir. Bu son derece kritik bir veridir. Çünkü burada mesele yalnızca şiddetin varlığı değil, aynı zamanda başvuru ve koruma mekanizmalarına duyulan güvensizliktir. Bildirim yapmama nedenlerine baktığımızda, en sık neden “sonuç alınmayacağını düşünmek” olarak öne çıkmaktadır. Bunu sürecin uzun, zor ve yıpratıcı olması; yöneticiler tarafından desteklenmeme kaygısı; yaşananların “normal” görülmesi; misilleme, etiketlenme ve dışlanma korkusu izlemektedir.
Bu, çok ağır bir kurumsal uyarıdır. Bir sağlık çalışanı şiddet gördüğünde susuyorsa, bunun nedeni cesaretsizlik değil; sistemin onu koruyacağına inanmamasıdır. Bu nedenle şiddetle mücadele yalnızca güvenlik personeli sayısını artırmakla sınırlı olamaz. Bildirim mekanizmalarının güvenilir, hızlı, koruyucu ve sonuç üretici hale gelmesi gerekir.
Araştırmada güvenlik algısı da dikkat çekici biçimde zayıftır. Katılımcıların yalnızca yüzde 24,4’ü iş yerinde kendini güvende hissettiğini belirtmiştir. Buna karşılık yüzde 42,9’u kendini güvende hissetmediğini ifade etmiştir. Yüzde 56’sı şiddet veya mobbing yaşama ihtimalinin işe giderken kaygı yarattığını söylemiştir. Yüzde 78,6’sı, güvenli bir çalışma ortamı olsa işini daha sağlıklı sürdürebileceğini belirtmiştir. Yüzde 77,4’ü ise şiddet ve güvensizliğin mesleki motivasyonunu azalttığını ifade etmiştir.
Araştırmanın yedinci boyutu mesleki gelişim, kariyer ve liderlik alanındaki eşitsizliklerdir. Mesleki eğitim, sertifika ve uzmanlık olanaklarına erişimin yeterli olduğunu söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 32,7’dir; buna katılmayanların oranı yüzde 38,1’dir. Mesleki gelişim fırsatlarının birimler arasında eşit dağıtıldığını düşünenlerin oranı ise yalnızca yüzde 17,9’dur. İş yükü nedeniyle eğitimlere katılamadığını belirtenlerin oranı yüzde 49,4’tür. Bu bulgular, kadın sağlık çalışanılar açısından gelişim hakkının kâğıt üzerinde var, pratikte ise sınırlı olduğunu göstermektedir.
Rotasyon ve yer değişikliği süreçlerinde adalet olduğunu düşünenlerin oranı yalnızca yüzde 11,3 iken, buna katılmayanların oranı yüzde 58,9’dur. Terfi ve görevde yükselme süreçlerinin şeffaf olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 16,1, liyakatin esas alındığını düşünenlerin oranı ise yüzde 17,3 seviyesindedir. Buna karşılık katılımcıların yüzde 48,2’si, kadınların terfi ve yükselme süreçlerinde erkeklere kıyasla daha fazla engelle karşılaştığını ifade etmektedir. Yine yüzde 55,4’ü, bakım sorumluluklarının kadınların liderlik pozisyonlarına erişimini zorlaştırdığını belirtmektedir.
Bu veriler şunu ortaya koymaktadır: Kadınlar sağlık sisteminin omurgasıdır; ancak karar alma mekanizmalarında, yükselme süreçlerinde ve liderlik pozisyonlarına erişimde aynı ölçüde güçlendirilmemektedir. Kadın emeği hizmet üretiminde görünür; yönetimde ve temsilde ise sınırlanmaktadır.
Araştırmada emek görünürlüğü ve saygınlık algısı da önemli bir başlıktır. Katılımcıların yalnızca yüzde 22’si yaptığı işin kurum içinde yeterince saygı ve değer gördüğünü düşünmektedir. Toplumda sağlık çalışanı olarak emeğinin yeterince takdir edildiğini düşünenlerin oranı ise yalnızca yüzde 15,5’tir. Buna karşılık yüzde 63,7’si, kadın sağlık çalışanlarının emeğinin görünmezleştirildiğini ifade etmektedir. İşte bugün 8 Mart’ta bu basın açıklamasını yapmamızın temel nedeni de tam olarak budur: kadınların sağlık sistemini ayakta tutan emeği görünmez değildir, görünmez kılınmaktadır.
Araştırma, işten ayrılma ya da yer değiştirme düşüncesinin nedenlerini de ortaya koymaktadır. En etkili nedenler arasında aşırı iş yükü ve uzun çalışma saatleri, mobbing ve yönetim baskısı, kurumsal destek eksikliği, ücret yetersizliği ve ekonomik baskı ön sırada yer almaktadır. Bu bulgu son derece önemlidir. Çünkü sağlık çalışanlarının sistemden uzaklaşması bireysel bir tercih değil; çoğu zaman yapısal baskıların sonucudur.
Buna rağmen araştırmanın en umut verici bulgularından biri şudur: Katılımcıların yüzde 85,7’si, çalışma koşulları iyileştirilirse mesleğini daha uzun süre sürdürmek istediğini ifade etmektedir. Yine çok büyük bir çoğunluk, psikososyal destek ve çalışma koşulları iyileştirilirse mesleğine daha güçlü devam edebileceğini belirtmektedir. Bu, kadın sağlık çalışanlarının mesleklerinden vazgeçmediğini; aksine insanca, güvenli ve adil koşullarda çalışmak istediğini göstermektedir.
Mesleki destek ihtiyaçları sorulduğunda ise en çok belirtilen alan psikososyal dayanıklılık ve tükenmişlik yönetimi olmuştur. Bunu hak temelli yaklaşım, kadın hakları ve eşitlik, şiddetle baş etme ve hukuki süreçler, iletişim ve çatışma yönetimi, klinik eğitim ve mesleki güncelleme izlemiştir. Bu sonuç, kadın sağlık çalışanlarının yalnızca teknik bilgi değil; güvenlik, hak bilgisi, psikososyal güçlenme ve kurumsal adalet alanlarında da destek beklediğini göstermektedir.
Bugün buradan çok açık bir çağrı yapıyoruz:
Kadın sağlık çalışanlarının emeği, yalnızca fedakârlık söylemiyle yönetilemez.
Tükenmişlik, bireysel dayanıklılık meselesi değil, kamusal sağlık politikası meselesidir.
Bakım yükü, kadınların özel hayatına havale edilemez; çalışma yaşamının merkezinde ele alınmalıdır.
Şiddet ve mobbing karşısında sessizlik değil, koruyucu ve hesap verilebilir mekanizmalar kurulmalıdır.
Terfi, rotasyon, eğitim ve yöneticilik süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan adil sistemler oluşturulmalıdır.
Ekonomik iyileştirme, ek ödeme adaleti ve insanca yaşamaya yetecek ücret artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.
Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları olarak taleplerimizi kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz:
Kadın sağlık çalışanlıların iş yükünü hafifletecek biçimde personel planlaması güçlendirilmelidir.
Tükenmişlik ve psikososyal destek için erişilebilir, güvenilir ve gizliliği güvence altına alınmış destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.
Kreş, esnek planlama, bakım dostu izin politikaları ve aile yaşamını gözeten çalışma düzenlemeleri hayata geçirilmelidir.
Şiddet, taciz ve mobbing bildirim süreçleri hızlı, güvenli ve sonuç alıcı hale getirilmelidir.
Rotasyon, terfi ve görevde yükselme süreçlerinde şeffaflık ve liyakat ilkesi somut güvencelerle sağlanmalıdır.
Kadınların liderlik ve karar alma mekanizmalarına erişimini destekleyen mentorluk ve kurumsal teşvik modelleri oluşturulmalıdır.
Ücret ve ek ödeme politikaları yaşam maliyetleri ve emeğin niteliği dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.
8 Mart, yalnızca kadınların görünürlüğünü artıran sembolik bir gün değildir. 8 Mart aynı zamanda emeğin, eşitliğin, adaletin ve onurlu yaşam talebinin günüdür. Sağlık sisteminin sürdürülebilirliği kadınların omuzlarında yükseliyorsa, bu sistemin adaleti de kadınların deneyimini merkeze alarak kurulmak zorundadır.
Bizler kadın sağlık çalışanlarının yalnızca alkışlanmasını değil; korunmasını, desteklenmesini, dinlenmesini, güçlendirilmesini ve karar süreçlerinde eşit biçimde yer almasını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki kadınların iyi olmadığı bir sağlık sistemi güçlü olamaz. Kadınların güvende olmadığı bir kurum sağlıklı olamaz. Kadın emeğinin görünmez kılındığı bir yapı adil olamaz.
Bu araştırma bize açıkça göstermiştir ki kadın sağlık çalışanları sağlık sistemini ayakta tutmaktadır; fakat bunu büyük bir fiziksel, duygusal, ekonomik ve toplumsal bedel ödeyerek yapmaktadır. Artık bu bedelin normalleştirilmesine değil, bu sorunların çözümüne odaklanılması gerekmektedir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, sağlık hizmetini gece gündüz sürdüren, görünmeyen emeğiyle toplumu ayakta tutan bütün kadın sağlık çalışanların mücadelesini saygıyla selamlıyoruz. Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube Kadın Kolları olarak kadınların emeğini görünür kılmaya, haklarını savunmaya ve daha adil bir çalışma yaşamı için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Sağlık-Sen İzmir 2 No’lu Şube
Kadın Kolları Başkanı
Uzman Hemşire Emine GÖK

Yorumlar
Kalan Karakter: